Kemal Yıldırım's profileKEMAL YILDIRIMPhotosBlogListsMore ![]() | Help |
|
|
KEMAL YILDIRIMto make a ........ future!..
November 08 GİTTİKLERİNDE ...
Geçmiş yaşamı sorguluyorum. Birlikte geçirilen evliliklerin, bir gün son bulması durumunu yazmak istiyorum. İlk yıllar, mutluluklar, hüzünler, sonra bir çocuk dünyaya geliyor. Büyük mutluluğu evliliğin, hatta en büyük mutluluğu. Çocuğu büyütmeye çalışırken, genelde annenin üzerine yüklenir bu büyük sorumluluk. Erkek çalışmak zorundadır. Eve geldiğinde genelde yorgundur. Televizyon izler, çocuğuyla çok da ilgilenmez. Türk toplumunun aile profili aşağı yukarı budur.
Eğer, anne çalışmıyorsa, ev işleri ağır işlerdendir. Tüm gün evdedir. Eviyle, çocuğuyla ilgilenir. Erkek, evi geçindirmenin derdindedir. Ailede bir erkek vardır ama, evin içinde değil hep dışındadır. Dıştan içe dönüş zamanı geldiğinde, kadın yılların yorgunluğunu atmak ister. Birlikte zaman geçirmek ister. Yıllarını dışarıda çalışarak insanlarla mücadele ederek geçiren erkek, yalnızlığa kaçma eğilimindedir. Yalnızlığı seçen erkek ile birlikte zaman geçirmeyi isteyen kadın arasında, bir açılma başlar. İşte bu noktada, ayrılmalar, boşanmalar ortaya çıkar. Çocuk ise geçen yıllar içerisinde büyümüştür, ona, anne ve baba tarafından ayrılma kararı anlatılır. Evliliğe en büyük mutluluğu veren kişi, yani çocuk ailenin en büyük yarasını alır.
Boşanmaları bu denli kolaylaştıran yasalar, ayrılmanın çözüm olduğu gerçeğini ortaya koyuyor. Ama olaya biraz da farklı bir açıdan bakarak, yazımı sonlandırmak istiyorum.
“KADINLAR, gittiklerinde arkalarında daha büyük boşluklar bırakırlar.
Kemal YILDIRIM October 04 KALGider misin, şiirlerini, öykülerini bırakarak gider misin. Kendini al ve git. Beni bırak ve git. Şiirlerini, öykülerini ve beni bırak git. Benim istediğim için değil gitmen, sen gittiğin zaman geriye kalanı görmeni istiyorum. Yağmur yağıyor, saçların ıslanıyor ben istediğim için gidiyorsun, ya gözlerin ya gözlerin ıslanıyor mu göremiyorum. Yağmur yüzündeyken.
Gece nasıl da karanlık, sokak lambalarının altında göremiyorum pardesönü içine mi gömdün başını. Ah sevgilim… Göremediğim yüzünü, nasıl da görmek istiyorum şimdi. Sen yürüyorsun, ardından bakıyorum, gidiyorsun…
Gece çok karanlık, yağmur sağanak, pencerem kapalı. Elimi uzatmak tutmak ellerini geriye çekmek, nefesini nefesime katmak, istiyorum. Gecenin geç bir vakti, yağmurun en ağır saatleri, geç kalmış ve ağır zamanlardayız.
Yüzüm pencerenin camında, öylesine çirkinim ki şimdi biliyorum. Görsen, gülersin, görmeni ve gülmeni istiyorum bana. Bir dönsen, baksan pencereye gülmesen de bir kez baksan istiyorum. Gitmelerinin, kalmalarının bedelini ödemeye hazırım ben.
Her şeye karşın, geceye, yağmura, gitmelerine, gelmelerine, gülmelerine, ağlamalarına, karşın, ben buradayım…
Gitme... kal...
Kemal Yıldırım May 08 KONUŞMA / Yevgeny Yevtushenko
Cesur bir adamsın diyorlar bana. Değilim. Cesaret nedir bilmedim şimdiye kadar. Yakışıksız olacağını düşündüm yalnız kendimi başkaları gibi alçaltmanın. Hangi kurum yerinden oynadı, hani? Şişirilmiş palavralara nasıl gülünür, öyle gülüp geçtiler sözlerime. Yalnız yazdım, kimseyi suçlamadan, aklıma gelen ne varsa sıraladım, övdüm övülmesi gerekenleri bir yandan, bir yandan karaladım yeteneksiz yazarları (nasıl olsa yapılacaktı bunlar bir gün). Şimdi cesurum dememi istiyorlar. Sonunda öcünü alırken bu kötülüklerin hatırlayıp utanacak çocuklarımız bir zamanlar cesaret sayıldığını doğruluk denen şeyin. Çeviri: Ülkü TAMER May 03 Dünyanın bütün dilleriyle SENİ SEVİYORUM
21:35 | Yorum ekle |
">İleti gönder | Sabit Bağlantı | İzleme notları (0) | Bloga alBlog+girdisini+g%c3%b6ster:+http%26%2358;%26%2347;%26%2347;zannoba20.spaces.live.com%26%2347;blog%26%2347;cns%26%2333;3A26ECE5CA15C999%26%2333;314.entry March 31 TRAFİKTrafik
kentin baskısı kaldı bize ve ışıkları trafiğin ya da kazası oysa biz hep bir düş kazasında yitirdik arkadaşlarımızı karşıdan karşıya geçerken eli bırakılan çocuklardık o insan kalabalığındaki son gülümsemesiydi annemizin sonra hangi tarafa geçsek karşıda kaldık! Zafer Ekin Karabay (1975 – 2002)
March 28 ....Yıldızlarını gündüzden sakladın Yalnızlığını geceden Değneğini savurdun çocuk rüzgarlarının Peter pan ormanda yoluna çıkınca Kanatlarını ödünç aldın Kaçkınlığında yorulan bulutlara koynunda dağlara haykırdın köyün çobanıydın küçük prens şimdi düştü avuçlarından uykunun derinliği Kemal March 06 İÇİ BOŞ GÜNLER! / Kemal Yıldırım
Hafta içinde, "Kadınlar günün kutlu olsun hayatım. Hadi bunu kutlayalım" diyerek bir demet gülle karşıladığımız bir günü daha yaşadık. Birçok kavramın içi boşaltılıp tüketim aracı yapıldı. Anneler günü, sevgililer günü gibi... Kadınlar günü de böyle özünden kopuk olarak geçirilmesin diye bazı gerçeklere değinmek istiyorum. 8 Mart gününün "Dünya Emekçi Kadınlar Günü" olarak ilan edilmesini 1910 yılında Clara Zetkin önerdiğinde, önerisi hemen kabul edildi. Bu tarihten itibaren 8 Mart günü uluslararası bir gün olarak özel bir yere sahip olmuştur. Kimi çevrelerde, salt "dünya kadınlar günü" olarak kabul edilen 8 Mart'ın emekçi, yani kapitalizm koşullarında çalışan kadınların mücadelesini simgeleyen ve onun kurtuluşunun ele alındığı bir gün olması büyük bir öneme sahiptir. 8 Mart, yalın bir "Kadın Günü" ya da "Dünya Kadınlar Günü" değil, emek-gücünü en elverişsiz koşullarda satan kadınların günüdür. Bu boyutuyla, 8 Mart, tıpkı 1 Mayıs gibi, işçi sınıfının kapitalizme karşı, sömürü düzenine karşı son kavgasının bir simgesidir. Bir başka deyişle, 8 Mart, çalışan, emekçi kadınların sömürüye karşı mücadele günüdür. Bu nedenle işçi sınıfının, bütün insanlığın gerçek ve kalıcı kurtuluşu yönündeki tarihsel mücadelesinin bir parçasıdır. Dünyanın neresinde olursa olsun, kadınlar, insanlığa karşı her hareketin, faşizmin, ırkçılığın, ulusal baskının karşısında gelişen her mücadelede yer almışlardır. Naziler tarafından idam edilen Sovyet partizanları, Amerikan emperyalizmine karşı savaşarak ölen Vietnamlı kadınlar, Sandino'nun kızları, Pinoşet diktasına karşı direnen Şilili kadınlar, Arjantin'in Mayo Meydanı anaları, Güney Afrika'da ırkçılığa karşı meydan okuyan siyah kadınlar ve ülkemizin Cumartesi Anneleri bu kadınlara örnektir. Dünyada ve Türkiye’de kadınların durumlarına rakamlarla bir göz atalım. Birleşmiş Milletler tarafından yapılan bir araştırmaya göre: Türkiye’den Rakamlar ( Milliyet, 8 Mart 2001): Dünya Emekçi Kadınlar Günü, Sevgililer Günü’nde olduğu gibi, bir çiçekle akşam yemeğe götürerek, geçiştirilecek bir gün değil. Emeklerini hiçbir zaman yadsıyamayacağımız kadınlarımıza asıl değerlerinin verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Erkeklerin arkalarında ya da önlerinde değil, erkeklerle yan yana yürüyerek, eşit ve özgür bir yaşamın paylaşılabileceğine inanıyorum. Yüzyıllardır ezilen ve hep geri bırakılan kadınların, çağımızda, farklı konumlarda olduklarını sevinerek görüyoruz. Geçmiş yıllarda, kadınların ikinci planda kalmalarının tek sorumlusunun erkekler olduğunu söylemek eksik kalan bir yorum olur. Kadın da erkek de dünya sömürüsü altında ezim yaşamaktadır. “Dünyayı güzellik kurtaracak” ise, güzellik yalnızca kadın ve erkeğin eşit olduğu bir dünyanın güzelliğiyle anlam kazanacaktır. Erkeğin ve kadının dayanışmasıyla ve birbirini sevmesiyle daha da yaşanılası bir dünya yaratılacaktır. Bu yazıyı da bir kadın yazarımızın bu gün için yazdıklarından alıntıyla bitirelim. Melisa Gürpınar diyor ki: "Çocuklarımız bizim yarınımızdır. Bilinmelidir ki, kalkınmamış ve borçlu ülkelere, onların kadınlarına, çocuklarına, gençlerine altın bir tabak içinde yarınlar sunmazlar. Erkekler Günü’nün olmadığı, Yaşlılar Günü’nün hiç anımsanmadığı bir dünyada artık işçi sınıfının da pek bir önemi kalmamışken, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü düşmanca kindar tavırlarla kirletme girişimlerinden uzak durarak ve acılarımıza yenilmeyerek daha sakin geçirebilmenin mümkün olduğunu sanıyorum.
March 03 ELLERİNİZE VE YALANA DAİRBütün taşlar gibi vekarlı, hapiste söylenen bütün türküler gibi kederli, bütün yük hayvanları gibi battal, ağır ve aç çocukların dargın yüzlerine benziyen elleriniz. Arılar gibi hünerli hafif, sütlü memeler gibi yüklü, tabiat gibi cesur ve dost yumuşaklıklarını haşin derilerinin altında gizliyen elleriniz. Bu dünya öküzün boynuzunda değil, bu dünya ellerinizin üstünde duruyor. Ve insanlar, ah, benim insanlarım, yalanla besliyorlar sizi, halbuki açsınız, etle, ekmekle beslenmeğe muhtaçsınız. Ve beyaz bir sofrada bir kere bile yemek yemeden doyasıya, göçüp gidersiniz bu her dalı yemiş dolu dünyadan. İnsanlar, ah, benim insanlarım, hele Asyadakiler, Afrikadakiler, Yakın Doğu, Orta Doğu, Pasifik Adaları ve benim memleketlilerim, yani bütün insanların yüzde yetmişinden çoğu, elleriniz gibi ihtiyar ve dalgınsınız, elleriniz gibi meraklı, hayran ve gençsiniz. İnsanlarım, ah, benim insanlarım, Avrupalım, Amerikalım benim, uyanık, atak ve unutkansın ellerin gibi, ellerin gibi tez kandırılır, kolay atlatılırsın... İnsanlarım, ah, benim insanlarım, antenler yalan söylüyorsa, yalan söylüyorsa rotatifler, kitaplar yalan söylüyorsa, duvarda afiş, sütunda ilan yalan söylüyorsa, beyaz perdede yalan söylüyorsa çıplak baldırları kızların, dua yalan söylüyorsa, ninni yalan söylüyorsa, rüya yalan söylüyorsa, meyhanede keman çalan yalan söylüyorsa, yalan söylüyorsa umutsuz günlerin gecelerinde ayışığı, ses yalan söylüyorsa, söz yalan söylüyorsa, ellerinizden başka herşey herkes yalan söylüyorsa, elleriniz balçık gibi itaatli, elleriniz karanlık gibi kör, elleriniz çoban köpekleri gibi aptal olsun, elleriniz isyan etmesin diyedir. Ve zaten bu kadar az misafir kaldığımız bu ölümlü, bu yaşanası dünyada bu bezirgan saltanatı, bu zulüm bitmesin diyedir. Nazım HİKMET Dünyanın En Tuhaf Mahluku
NAZIM HİKMET SEN/Kemal YıldırımSEN Gidelim artık. Geç bir saat. Gidecek yerimiz olmamasına rağmen, gitmeye karar verdik. Önemli olan, gitmekti. Gitmek için yola çıktık. Yol bizi nereye götürürse gidecektik. Uzun süredir, kapatmıştık kendimizi. Duvarlar arasındaydık, dünya bu duvarların içindeydi. Duvarların dışında, olan bitenden haberimiz vardı kuşkusuz. Elimiz dünyaya dokunuyordu bir bakıma. Dünya bize dokunamadı. Kuşları görüyorduk, gökyüzünü görüyorduk. Yürüyen, koşan, insanları da görüyorduk. Binaları, arabaları, binaların içindeki ışıkları, arabaların içinde insanları görüyorduk. Sesleri, ışıkları vardı onların. Işıkların içini, seslerin derinliğini görmek, anlamak bize bırakıldı. Biliyorduk. Yağmur yağıyor, pencerelerimiz ıslanıyor ve ıslanan pencerelerden, dünyayı gözlüyorduk. Birbirimize dokunmaksızın, dokunmak isteyen ellerimizle, pencerelere uzanıyorduk. Düşüyorduk. Kırılıyor, acımızdan ağlıyorduk. Hep dinledik insanları, konuşamadık. Sesimiz kayboldu, sesler içinde. Önümüzde beyaz bir sayfanın durması önemlidir. Masanın üzerine konulur bir kağıt ve ne yazarsan boş sayfa değildir artık. Yazdıkların seni ve kime yazdığını ilgilendirir. Her kelime, her cümle, her nokta ve virgül. Düşüncenden, duygundan, tekil ya da çoğul olan ne varsa, yaşama dair, bildiklerine dair, kelimelerle, cümlelerle, noktalamalarla, düşüncelerinle, duygularınla, yansıtmak sana kalır. Yazmak; aktarmak, akmak, akışta yolunu buldurabilmektir. Akış, şiire, öyküye, mektuba, romana dönüşür. Dönüştürebildiğin kadar katılır yaşama yazılanlar. Bir bakıma, evrim sürecini yapabilendir yazan. Yazdıkça eviren, deviren, devrilenden, yeni hayatlar yaratabilendir yazan. Yazan; sensin. Okuyan için; yazar. Bir gidişin, dönüşü olmadığını bilerek, dönmeyi asla düşünmeyerek gitmektir bir bakıma yazmak. Sözü uçurabiliriz ama yazıyı değil. Kalıcı olması için yazarız. İnkarsız, çıkarsız, pazarlıksız. Yarın günlerden ne anne? Saat kaç? Günlere, haftalara, aylara, yıllara ve saatlere kaç var? Anne, baba, kutsal ruh. Reddedelim Bir olsun. Güç bir olsun. İnanalım gücün varlığına Güç…. Sensin. Kabul et. En büyük güç. İçinde yaşattığın. Düşünde varsaydığın. Dışına yansıttığındır. Sormak için, yanıt almak için, ihtiyacımız var. Soruları soran sensin, yanıtları kimsede değildir bilirsin de, bilmemezlikten gelirsin. Yanıtlar... sensin... Sen.
March 02 BEYAZ ADAMA DUR DEMEK/Kemal YıldırımDünyamız, ona yaptıklarımıza daha ne kadar dayanacak? Kendi kendimizi yok ettiğimizin farkına ne zaman varacağız? Varmamız gerekiyor. Dünya elimizden kayıp gidiyor. Soluduğumuz havayı öldürüyoruz. Üzerinde yürüdüğümüz toprağı öldürüyoruz. Yüzdüğümüz, denizi öldürüyoruz. Tüm bunlar, yok edildiğinde, yaşayacak mıyız?
Para için, daha çok çıkar için. Paraya para katmak için yapılanları görmüyor muyuz? Evet görmeliyiz, geç kalıyoruz, geç kalacağız. Nükleer enerjiye karşı, bugünlerde tek başına bir eylem yapan Ayşe Eren’den söz etmek istiyorum bu yazımda. Yukarıda sorduğum soruların yanıtını alabilmek açısından, Ayşe Eren’in 18 Kasım 2006 tarihinde, yürüyüşüne başlamadan önce basına yaptığı açıklamaya bir göz atalım; Ayşe Eren, basın açıklamasına şu cümleyle başlıyor: “Kızıma, torunlarıma ve onların çocuklarına nükleerle kirlenmiş bir ülke miras bırakmak istemiyorum.” Daha sonra nükleer santrallerin üreteceği nükleer atıkların korkunç ve ürkütücülüğünü şöyle sıralıyor: “ Nükleer enerji 30-40 yıl kullanılabiliyor ama nükleer atıkların yok olması on binlerce yıl alabiliyor. Çocuklarımıza, torunlarımıza ve onların çocuklarına bırakacağımız miras radyoaktivite, hastalık, ölüm saçan nükleer atıklar olarak. Nükleer santral kurmak isteyenlere sormak istiyorum. Gelecek nesillerden izin aldınız mı? Onların da yaşayacağı bu ülkeyi, toprağı, havayı ve suyu radyoaktivite ile kirletmek için izniniz var mı? ….. Ülkemde nükleer santral istemiyorum. Kızımı nükleersiz bir ülkede yetiştirmek istiyorum. Çocuğuma, torunlarıma ve onların çocuklarına nükleersiz bir ülke miras bırakmak istiyorum ve nükleer yasaya karşı yürüyorum.”
Şimdi, nükleer atıkların dünyayı nasıl yok ettiğine bakalım. Bu rakamların büyüklüğü dehşet verici boyutlardadır. Dünyada şu an aktif olarak çalışan 441 adet nükleer santral var. Her biri, her yıl 30 metrik ton radyoaktivitesi çok yüksek olan atık yakıt üretiyor. 2000 yılı itibariyle dünya genelinde biriken nükleer atık yakıt 220.000 ton ve bu miktar her yıl yaklaşık 10,000 ton artmakta. Bu artışların sonucunda neler olacak, Türkiye’ye dönelim ve sonuçlara bakalım. Türkiye’de de bir nükleer santral kurulursa olacakları tahmin etmek hiç zor değil. Bu atıkların on binlerce yıl güvenli şekilde saklamak ve çalınmalarını engellemek için uğraşılacak. Radyoaktivite sızıntıları, bulaşması ve bunların yaratacağı her türlü kirlilik ve diğer olumsuzluklarla boğuşmak zorunda kalınacak. Yakın bir zamanda olan bir olayı anımsatmak da yarar var, ileriye gitmemize çok gerek yok. Karadeniz kıyılarına vuran çevreye zararlı atık varillerin hangi şartlarda saklandığını tv ekranlarından gördük. Tüm bu olumsuzluklarına rağmen, nükleer enerjiyle dünyayı yok etmek, ülkemizi yok etmenin kime yararı olacağını sormak gerekiyor. Enerji nükleersiz de olabilir. Enerji tasarrufu çok önemli ve gereklidir. Bunun yanında, güneş, rüzgar, jeotermal gibi doğaya ve insana zararsız enerji kaynaklarını unutmamak gerekiyor. Kızılderili bir atasözü “Bu dünya bize, babalarımızdan miras kalmadı. Biz, dünyayı çocuklarımızdan emanet aldık.” der. Sözün özü bu kadar. Kapitalizmin dünyayı yok etmesine, göz yummamamız gerekiyor. Çünkü; yine bir Kızılderili atasözü der ki; “Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde; beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak.”
HİŞT/Kemal YıldırımHİŞT!*
“Sanki yazı yazmaya yeniden başlıyorum. Aylardan beri elime kalem almadım. Alsaydın sanki bir şey mi yumurtlayacaktın? Sanmam. İyi oldu! Doğrusu buna ben de memnunum. Ama bu akşam neden beni her şey oturup bir şeyler karalamaya zorluyor? Hani biraz daha dişimi sıksam, yalan da söyleyebileceğim. Beni, bilmediğim bir şey zorladı diyeceğim. Değil. Hep böyle olur. Bir vapur beklerken, iki ayağım bir pabuçta iken yazı yazarım. Sanki birisi sormuş: ‘Nasıl yazarsınız?’ diye de konuşuyormuşum gibi hal aldığıma aldırmayın. Nasıl yazı yazarım onu incelemiyorum. Şu akşamımı didikliyorum. Şu sarı bakkal kağıdına karşı sıkıntıdan oturduğumu itiraf etmeliyim. Sıkıntının cinsi ne olursa olsun, onu geçirmenin başka çareleri varken bu sıkından daha sıkıntılı işe neden giriştiğimi bulmaya çalışıyorum. Öyle ya; neden? Pekala okunacak kitaplarım var. Param yoksa bile evim var. Sobam var, yemeğim var. Aşağıda radyo var… Çarşıya inemem. İnemem ama, dağlarda da gezinemez değilim a! Geçiririm şapkamı kafama, ver elini Kalpazankaya. Güneş batmak üzeredir. Aman, dikkat! Güneş batmak üzeredirin arkasından dünyanın tasviri gelir. Hiç niyetim yok: dalgaları boyamaya, ufku bir dilim ekmek gibi kızartmaya. Bak! Yine yapacağımızı yaptık işte. Dalgaları boyadık. Ufku mis gibi kızarttık. Biz böyleyiz. Kötü edebiyat terbiyesi aldık: Ne yapalım? Hemen şairleşmeye başlarız.” (Sait Faik Abasıyanık, Alemdağ’da Var Bir Yılan, Çarşıya İnemem, s: 77)
Doğum yeri olan Adapazarı’nda ilk eğitimini aldıktan sonra, liseyi -İstanbul Erkek Lisesi’nde başlayıp- Bursa Erkek Lisesi'nde tamamlar, iki yıl İstanbul Darülfünunu/ Edebiyat Fakültesi’ne devam ettikten sonra 1930’da Fransa'da edebiyat fakültesine yazılır. Babasının ölümü ile birlikte (1939) avare yaşamı başlar. Başarısız ticaret hayatı sonrası, Sait Faik'in, kendini bütünüyle yazmaya ve gönlünce yaşamaya verir. Düşük telif ücretlerinden dolayı eline az bir para geçmesine rağmen, ailesinden kalan miras sayesinde ayakta durabilmiş ve Burgazada’daki eski köşkte annesi ile birlikte yaşamıştır. 1948 yılında yakalandığı siroz sonucu 1954 yılında aramızdan ayrılır. Türk edebiyatının öykü alanındaki en büyük yazarlarındandır. 1953 yılında Amerika'daki "Mark Twain" derneğine fahri üye olarak seçilmesi halk arasındaki ününü pekiştirmiş, kitaplarının çoğu daha o yıllarda ikinci, üçüncü baskı sayısına ulaşmıştır. Ölümünden bir yıl sonra annesi Makbule Hanım'ın koyduğu "Sait Faik Hikaye Armağanı", bugün de varlığını sürdürüyor. Tüm malvarlığını bıraktığı Darüşşafaka Cemiyeti’nin yazarımızın İstanbul Burgazada’daki müze evine biraz daha, ilgi göstermesi gerektiğini düşünüyorum. Örneğin kitaplarının, dergilerinin daha iyi korunması gerekiyor. * (Alemdağ’da Var Bir Yılan adlı öykü kitabındaki bir başka öykü adı.) February 19 KAVUŞMAK İÇİN SANAAyrılık derdindeyiz sevgili
ÜtopyaYine mi yağmur yağıyor. Hadi yürüyelim diyeceğim ama. Yürüyeyim. Yoksun çünkü. Yağmurda bir kez olsun ıslanamadık. Birlikteyken, yağmayan yağmurlar artık yağıyor. Her yağmur yağdığında, ben yalnız ıslanıyorum. Başım dönüyor, dünya duruyor yerli yerinde. Dönmesi gereken duruyor, ben dönüyorum. Yürüyorum, kimselerin olmadığı caddelerde. Kaç adım atıyorum, saymıyorum. Adımlarım hep eksik biliyorum. Eksik adımlarla gidilecek bir yer olmadığını biliyorum. Şimdi gece, birkaç saat sonra sabah olacak caddeler dolacak yine. Hiçbir dolu caddede yürümek istemiyorum. O kadar ki, yürürken caddelerin bile dolu olmasını istemiyorum. İçimdeki yalnızlığı, caddelere bırakmak ve yarın sabah bu caddelerde yürüyecek olanlarla yalnızlığımı paylaşmak istiyorum. Yani yalnızlık olmasın istiyorum. Sokak köpekleri var şimdi caddede. Köpekler kadar yalnız kalmak, elbette bir abartıdır. Yakıştıramıyorum. Gitmek istedin ve gittin. Ben seninle asla, vedalaşmadım. Yakıştıramadım sana ve bana. Kırgın bir gün başlayacak yarın. Biliyorum, sen bensiz, ben sensiz, bir yaşama başlayacağız. Ütopya, işte bu.
Gerçekleştire/meye?/ceğiz. Boş bir kağıda, yaşadığımız ne varsa yazılmıştır. Yağmur yağdı, ıslandım. Caddelerde, kimseler yokken yürüdüm. Vedalaşmadan, ayrıldım. Ütopya. Islak, yürüdüm, ütopyaya doğru.
Ziyaret ettiğiniz için teşekkürler!
|
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|