Kemal Yıldırım's profileKEMAL YILDIRIMPhotosBlogListsMore Tools Help

Kemal Yıldırım

Occupation
Location
Lists

KEMAL YILDIRIM

to make a ........ future!..
There are no photo albums.
November 08

GİTTİKLERİNDE ...

 

Geçmiş yaşamı sorguluyorum. Birlikte geçirilen evliliklerin, bir gün son bulması durumunu yazmak istiyorum. İlk yıllar, mutluluklar, hüzünler, sonra  bir çocuk dünyaya geliyor. Büyük mutluluğu evliliğin, hatta en büyük mutluluğu. Çocuğu büyütmeye çalışırken, genelde annenin üzerine yüklenir bu büyük sorumluluk. Erkek çalışmak zorundadır. Eve geldiğinde genelde yorgundur. Televizyon izler, çocuğuyla çok da ilgilenmez. Türk toplumunun aile profili aşağı yukarı budur.

 

Eğer, anne çalışmıyorsa, ev işleri ağır işlerdendir. Tüm gün evdedir. Eviyle, çocuğuyla ilgilenir. Erkek, evi geçindirmenin derdindedir. Ailede bir erkek vardır ama, evin içinde değil hep dışındadır. Dıştan içe dönüş zamanı geldiğinde, kadın yılların yorgunluğunu atmak ister. Birlikte zaman geçirmek ister. Yıllarını dışarıda çalışarak insanlarla mücadele ederek geçiren erkek, yalnızlığa kaçma eğilimindedir. Yalnızlığı seçen erkek ile birlikte  zaman geçirmeyi isteyen kadın arasında, bir açılma başlar. İşte bu noktada, ayrılmalar, boşanmalar ortaya çıkar. Çocuk ise geçen yıllar içerisinde büyümüştür, ona, anne ve baba tarafından ayrılma kararı anlatılır. Evliliğe en büyük mutluluğu veren kişi, yani çocuk ailenin en büyük yarasını alır.

 

Boşanmaları bu denli kolaylaştıran yasalar, ayrılmanın çözüm olduğu gerçeğini ortaya koyuyor. Ama olaya biraz da farklı bir açıdan bakarak, yazımı sonlandırmak istiyorum.

 

 

“KADINLAR, gittiklerinde arkalarında daha büyük boşluklar bırakırlar.
Onlar bir gün çekip gittiklerinde, peşlerinde 'yetim-öksüz' kalan çok olur
Mutfaktaki dolap, perdeler, kavanozun içindeki eski düğmeler, özenle saklanmış küçülmüş giysiler, dolap diplerindeki kurdeleler
Sabah karanlığında mutfaktan gelen tıkırtılar susar, yetim kalmıştır tabaklar
Bir kadın gittiğinde hep suyu unutulur saksıların. Sık sık boynunu büker 'sarı kız'
O teki kalmış eski bardağın anlamını bilen olmaz..
Balkon artık sessizdir
Koridor kimsesiz.
Bir kadın gittiğinde...
Bir kadın gittiğinde ne çok kişi gider aslında;
Bir ağır işçi,
Bir temizlikçi,
Bir bakıcı,
Bir bahçıvan,
Bir muhasebeci. ..
Bir anne gider...
Bir dost...
Bir arkadaş...
Bir sevgili...
Ne çok kişi yok olur bir kadın gittiğinde.
Hep böyle olur; bir kadın gittiğinde;
Övgüler, uyarılar, yakınmalar, dualar yetim kalır.
Kapı eşiğindeki 'Dikkat et...' duyulmaz, annesi gitmiştir 'geç kalma'nın. Kadınlar, arkalarında büyük boşluklar bırakarak giderler.
Bir kadın gittiğinde pek çok kişi gitmiştir aslında
Ve bir kadın gittiğinde pek çok 'yetim' bırakmıştır arkasında.”
   

 

 

Kemal YILDIRIM

October 04

KAL

     Gider misin, şiirlerini, öykülerini bırakarak gider misin. Kendini al ve git. Beni bırak ve git. Şiirlerini, öykülerini ve beni bırak git. Benim istediğim için değil gitmen, sen gittiğin zaman geriye kalanı görmeni istiyorum.  Yağmur yağıyor, saçların ıslanıyor  ben istediğim için gidiyorsun, ya gözlerin ya  gözlerin ıslanıyor mu göremiyorum. Yağmur yüzündeyken.

 

     Gece nasıl da karanlık, sokak lambalarının altında göremiyorum pardesönü içine mi  gömdün başını. Ah sevgilim… Göremediğim yüzünü, nasıl da görmek istiyorum şimdi. Sen yürüyorsun, ardından bakıyorum, gidiyorsun…

 

     Gece çok karanlık, yağmur sağanak, pencerem kapalı. Elimi uzatmak tutmak ellerini geriye çekmek, nefesini nefesime katmak, istiyorum. Gecenin geç bir vakti, yağmurun en ağır saatleri, geç kalmış ve ağır zamanlardayız.

 

     Yüzüm pencerenin camında, öylesine çirkinim ki şimdi  biliyorum. Görsen, gülersin, görmeni ve gülmeni istiyorum bana. Bir dönsen, baksan pencereye gülmesen de bir kez baksan istiyorum. Gitmelerinin, kalmalarının bedelini ödemeye hazırım ben.

 

     Her şeye karşın, geceye, yağmura, gitmelerine, gelmelerine, gülmelerine, ağlamalarına, karşın, ben buradayım…

 

Gitme... kal...

 

 

Kemal Yıldırım

May 08

KONUŞMA / Yevgeny Yevtushenko

Cesur bir adamsın diyorlar bana.

                                               Değilim.

Cesaret nedir bilmedim şimdiye kadar.

Yakışıksız olacağını düşündüm yalnız

kendimi başkaları gibi alçaltmanın.

Hangi kurum yerinden oynadı, hani?

Şişirilmiş palavralara nasıl gülünür,

öyle gülüp geçtiler sözlerime.

Yalnız yazdım, kimseyi suçlamadan,

aklıma gelen ne varsa sıraladım,

övdüm övülmesi gerekenleri bir yandan,

bir yandan karaladım yeteneksiz yazarları

(nasıl olsa yapılacaktı bunlar bir gün).

Şimdi cesurum dememi istiyorlar.

Sonunda öcünü alırken bu kötülüklerin

hatırlayıp utanacak çocuklarımız bir zamanlar

cesaret sayıldığını doğruluk denen şeyin.

  Çeviri: Ülkü TAMER

May 03

Dünyanın bütün dilleriyle SENİ SEVİYORUM

Language Translation
Afrikaans Ek is lief vir jou
Albanian te dua
Arabic Ana Ahebak / Ana Bahibak
Armenian yes kez shat em siroom
Assyr Az tha hijthmekem
Australian 'ave a beer :-)
Bahasa Malayu (Malaysia) Saya cinta mu
Bavarian I mog di
Bisaya Nahigugma ko nimo
Bosnian Ja te volim (formally) or volim-te
Bulgarian Obicham te
Cantonese Ngo Oi Nei
Chinese gnoy oy na
Goi Oi Lei (Hongkong)
Wa Ai Li (Taiwan)
Danish Jeg elsker dig
Dutch Ik hou van jou
English I love you
Esperanto Mi amas vim
Estonian Ma armastan sind / Mina armastan sind (formal)
Finnish Minä rakastan sinua
French Je t'aime
Gaelic Tá mé i ngrá leat
German Ich liebe Dich
Greek S'agapw
Hawaiian Aloha wau ia 'oe
Hebrew Ani ohevet ota
Hindi Main tumsey pyaar karta hoon / Maine Pyar Kiya
Hmong Kuv Hlub Koj
Hungarian Szeretlek
Icelandic Eg elska thig
Indonesian Saya cinta padamu
Italian ti amo
Japanese Anata wa, dai suki desu
Javanese Kulo tresno marang panjenengan (formal)
aku terno kowe (informal)
Kapangpangan Kaluguran daka.
Korean SA LANG HAE / Na No Sa Lan Hei
Kurdish Khoshtm Auyt
Laos Chanrackkun
Latin Ego te amo (I used to have Latin in my 1st year at highschool)
Latvian Es mîlu Tevi
Lithuanian As Myliu Tave
Macedonian Te sakam
Malay Saya cintakan mu / Saya cinta mu
Malteese Inhobbok hafna
Mandarin Wo Ai Ni
Norwegian Jeg elsker deg
Persian Tora Doost Darem
Pig Latin I-yea Ove-lea Ou-yea
Polish Kocham Cie
Portuguese Eu te amo (Brazilian)
Eu amo-te (continental)
Punjabi me tumse pyar ker ta hu'
Romanian Te iubesc
Russian Ya tebya liubliu
Serbo-Croatian Volim te
Sign language Spread hand out so no fingers are touching. Bring in middle & ring fingers and touch then to the palm of your hand.
Slovenian ljubim te
Spanish Te quiero / te amo / yo amor tu
Swahili Naku penda
Swedish Jag älskar dig
Swiss German Ch-ha di gärn
Tagalog Mahal Kita / Iniibig kita
Tamil Naan Unnai Khadalikkeren
Telugu Nenu Ninnu Premisthunnanu
Thai Khao Raak Thoe / chun raak ter
Turkish seni seviyorum
Ukranian Yalleh blutebeh / ya tebe kohayu
Urdu Mea tum se pyaar karta hu ( when a guy says it)
Mea tum se pyar karti hu (when a gal says it)
Vietnamese Toi yeu em
21:35 | Yorum ekle |
Blog+girdisini+g%c3%b6ster:+http%26%2358;%26%2347;%26%2347;zannoba20.spaces.live.com%26%2347;blog%26%2347;cns%26%2333;3A26ECE5CA15C999%26%2333;314.entry
">İleti gönder | Sabit Bağlantı | İzleme notları (0) | Bloga al
March 31

TRAFİK

Trafik

kentin baskısı kaldı bize
ve ışıkları trafiğin ya da kazası

oysa biz hep bir düş kazasında
yitirdik arkadaşlarımızı

karşıdan karşıya geçerken
eli bırakılan çocuklardık

o insan kalabalığındaki
son gülümsemesiydi annemizin

sonra hangi tarafa geçsek karşıda kaldık!
Zafer Ekin Karabay (1975 – 2002)

March 28

....

Yıldızlarını gündüzden sakladın

Yalnızlığını geceden

Değneğini savurdun çocuk rüzgarlarının

Peter pan ormanda yoluna çıkınca

Kanatlarını ödünç aldın

Kaçkınlığında yorulan bulutlara

koynunda dağlara haykırdın

köyün çobanıydın

küçük prens şimdi düştü avuçlarından

uykunun derinliği

Kemal

March 06

İÇİ BOŞ GÜNLER! / Kemal Yıldırım

 

     Hafta içinde, "Kadınlar günün kutlu olsun hayatım. Hadi bunu kutlayalım" diyerek bir demet gülle karşıladığımız bir günü daha yaşadık. Birçok kavramın içi boşaltılıp tüketim aracı yapıldı. Anneler günü, sevgililer günü gibi... Kadınlar günü de böyle özünden kopuk olarak geçirilmesin diye bazı gerçeklere değinmek istiyorum.

  8 Mart gününün "Dünya Emekçi Kadınlar Günü" olarak ilan edilmesini 1910 yılında Clara Zetkin önerdiğinde, önerisi hemen kabul edildi. Bu tarihten itibaren 8 Mart günü uluslararası bir gün olarak özel bir yere sahip olmuştur. Kimi çevrelerde, salt "dünya kadınlar günü" olarak kabul edilen 8 Mart'ın emekçi, yani kapitalizm koşullarında çalışan kadınların mücadelesini simgeleyen ve onun kurtuluşunun ele alındığı bir gün olması büyük bir öneme sahiptir.

8 Mart, yalın bir "Kadın Günü" ya da "Dünya Kadınlar Günü" değil, emek-gücünü en elverişsiz koşullarda satan kadınların günüdür. Bu boyutuyla, 8 Mart, tıpkı 1 Mayıs gibi, işçi sınıfının kapitalizme karşı, sömürü düzenine karşı son kavgasının bir simgesidir. Bir başka deyişle, 8 Mart, çalışan, emekçi kadınların sömürüye karşı mücadele günüdür. Bu nedenle işçi sınıfının, bütün insanlığın gerçek ve kalıcı kurtuluşu yönündeki tarihsel mücadelesinin bir parçasıdır.

Dünyanın neresinde olursa olsun, kadınlar, insanlığa karşı her hareketin, faşizmin, ırkçılığın, ulusal baskının karşısında gelişen her mücadelede yer almışlardır. Naziler tarafından idam edilen Sovyet partizanları, Amerikan emperyalizmine karşı savaşarak ölen Vietnamlı kadınlar, Sandino'nun kızları, Pinoşet diktasına karşı direnen Şilili kadınlar, Arjantin'in Mayo Meydanı anaları, Güney Afrika'da ırkçılığa karşı meydan okuyan siyah kadınlar ve ülkemizin Cumartesi Anneleri bu  kadınlara örnektir.

Dünyada ve Türkiye’de kadınların durumlarına rakamlarla bir göz atalım. Birleşmiş Milletler tarafından yapılan bir araştırmaya göre:
1. Dünyadaki işlerin %66’sı kadınlar tarafından görülüyor.
2. Buna karşın kadınlar dünyadaki toplam gelirin ancak %10’una sahipler.
3. Dünya’daki mal varlığının ise % 1’ine sahipler.
4. Başka bir değişle dünyadaki işlerin % 34’ü erkekler tarafından görülüyor ama erkekler dünyadaki toplam gelirin % 90’ına ve toplam mal varlığının % 99’una sahipler.

Türkiye’den Rakamlar ( Milliyet, 8 Mart 2001):
1. Şehirlerde evli kadınların % 18’i, köylerde de % 76’sı eşleri tarafından dövülüyor.
2. Kadınların % 57,7’si evliliklerinin ilk gününde şiddetle karşılaşıyor.
3. Aile içi suçların % 90’ını kadına karşı işlenen suçlar oluşturuyor.

Dünya Emekçi Kadınlar Günü, Sevgililer Günü’nde olduğu gibi, bir çiçekle akşam yemeğe götürerek, geçiştirilecek bir gün değil. Emeklerini hiçbir zaman yadsıyamayacağımız kadınlarımıza asıl değerlerinin verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Erkeklerin arkalarında ya da önlerinde değil, erkeklerle yan yana yürüyerek, eşit ve özgür bir yaşamın paylaşılabileceğine inanıyorum. Yüzyıllardır ezilen ve hep geri bırakılan kadınların, çağımızda, farklı konumlarda olduklarını sevinerek görüyoruz. Geçmiş yıllarda, kadınların ikinci planda kalmalarının tek sorumlusunun erkekler olduğunu söylemek eksik kalan bir yorum olur. Kadın da erkek de dünya sömürüsü altında ezim yaşamaktadır.

“Dünyayı güzellik kurtaracak”  ise, güzellik yalnızca kadın ve erkeğin eşit olduğu bir dünyanın güzelliğiyle anlam kazanacaktır. Erkeğin ve kadının dayanışmasıyla ve birbirini sevmesiyle daha da yaşanılası bir dünya yaratılacaktır.

Bu yazıyı da bir kadın yazarımızın bu gün için yazdıklarından alıntıyla bitirelim.

Melisa Gürpınar diyor ki: "Çocuklarımız bizim yarınımızdır. Bilinmelidir ki, kalkınmamış ve borçlu ülkelere, onların kadınlarına, çocuklarına, gençlerine altın bir tabak içinde yarınlar sunmazlar. Erkekler Günü’nün olmadığı, Yaşlılar Günü’nün hiç anımsanmadığı bir dünyada artık işçi sınıfının da pek bir önemi kalmamışken, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü düşmanca kindar tavırlarla kirletme girişimlerinden uzak durarak ve acılarımıza yenilmeyerek daha sakin geçirebilmenin mümkün olduğunu sanıyorum.
Çünkü çağımızın petrol savaşları, erkeklere kadınlardan fazla bir şans tanımıyor. Temel hak ve özgürlüklerin kullanımı sağlık ve eğitim sorunları, iklim değişiklikleri, ezici bağnazlık, yoksulluk, sokaktaki kaba kuvvet fazla bir cinsiyet ayrımı yapamıyor doğrusu. Özellikle bulunduğumuz coğrafya, kadını ve erkeği felaket karşısında eşitleyen ve belki de insan bile saymayan bir kurtarıcının (!) kollarındayken faydasız çığlıklar atarak, kulakları daha fazla sağır etmek gibi bir lüksümüz olmamalı bence.
Umutlarımızın bol, bilincimizin açık ve ülkemizdeki bütün baharların hiçbir yıl yanıp kararmayacağı nice 8 Mart’lar dileyerek…"

 

 

March 03

ELLERİNİZE VE YALANA DAİR

Bütün taşlar gibi vekarlı,
hapiste söylenen bütün türküler gibi kederli,
bütün yük hayvanları gibi battal,
ağır ve aç çocukların dargın yüzlerine benziyen elleriniz.
Arılar gibi hünerli hafif, sütlü memeler gibi yüklü,
tabiat gibi cesur
ve dost yumuşaklıklarını haşin derilerinin altında gizliyen 
                                                                           elleriniz.

Bu dünya öküzün boynuzunda değil,
                            bu dünya ellerinizin üstünde duruyor.
Ve insanlar,
ah, benim insanlarım,
yalanla besliyorlar sizi, halbuki açsınız,
etle, ekmekle beslenmeğe muhtaçsınız.
Ve beyaz bir sofrada bir kere bile yemek yemeden 
                                                                    doyasıya,
göçüp gidersiniz bu her dalı yemiş dolu dünyadan.
İnsanlar, ah, benim insanlarım,
hele Asyadakiler, Afrikadakiler,
              Yakın Doğu, Orta Doğu, Pasifik Adaları
                            ve benim memleketlilerim,
yani bütün insanların yüzde yetmişinden çoğu,
elleriniz gibi ihtiyar ve dalgınsınız,
elleriniz gibi meraklı, hayran ve gençsiniz.
İnsanlarım, ah, benim insanlarım,
Avrupalım, Amerikalım benim,
uyanık, atak ve unutkansın ellerin gibi,
ellerin gibi tez kandırılır,
                            kolay atlatılırsın...

İnsanlarım, ah, benim insanlarım,
antenler yalan söylüyorsa,
yalan söylüyorsa rotatifler,
kitaplar yalan söylüyorsa,
duvarda afiş, sütunda ilan yalan söylüyorsa,
beyaz perdede yalan söylüyorsa çıplak baldırları kızların,
dua yalan söylüyorsa,
ninni yalan söylüyorsa,
rüya yalan söylüyorsa,
meyhanede keman çalan yalan söylüyorsa,
yalan söylüyorsa umutsuz günlerin gecelerinde ayışığı,
ses yalan söylüyorsa,
söz yalan söylüyorsa,
ellerinizden başka herşey
                    herkes yalan söylüyorsa,
elleriniz balçık gibi itaatli,
elleriniz karanlık gibi kör,
elleriniz çoban köpekleri gibi aptal olsun,
                                    elleriniz isyan etmesin diyedir.
Ve zaten bu kadar az misafir kaldığımız
            bu ölümlü, bu yaşanası dünyada
            bu bezirgan saltanatı, bu zulüm bitmesin diyedir.

Nazım HİKMET

Dünyanın En Tuhaf Mahluku


Akrep gibisin kardeşim, 
korkak bir karanlık içindesin akrep gibi. 
Serçe gibisin kardeşim, 
serçenin telaşı içindesin. 
Midye gibisin kardeşim, 
midye gibi kapalı, rahat. 
Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim. 
Bir değil, 
beş değil, 
yüz milyonlarlasın maalesef. 
Koyun gibisin kardeşim, 
gocuklu celep kaldırınca sopasını 
sürüye katılıverirsin hemen 
ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye. 
Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani, 
hani şu derya içre olup 
deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf. 
Ve bu dünyada, bu zulüm 
senin sayende. 
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer 
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak 
kabahat senin, 
— demeğe de dilim varmıyor ama — 
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim! 

NAZIM HİKMET

SEN/Kemal Yıldırım

SEN

 Gidelim artık. Geç bir saat. Gidecek yerimiz olmamasına rağmen, gitmeye karar verdik. Önemli olan, gitmekti. Gitmek için yola çıktık. Yol bizi nereye götürürse gidecektik.

  Uzun süredir, kapatmıştık kendimizi. Duvarlar arasındaydık, dünya bu duvarların içindeydi. Duvarların dışında, olan bitenden haberimiz vardı kuşkusuz. Elimiz dünyaya dokunuyordu bir bakıma. Dünya bize dokunamadı.

Kuşları görüyorduk, gökyüzünü görüyorduk. Yürüyen, koşan, insanları da görüyorduk. Binaları, arabaları, binaların içindeki ışıkları, arabaların içinde insanları görüyorduk. Sesleri, ışıkları vardı onların. Işıkların içini, seslerin derinliğini görmek, anlamak bize bırakıldı. Biliyorduk.

 Yağmur yağıyor, pencerelerimiz ıslanıyor ve ıslanan pencerelerden, dünyayı gözlüyorduk. Birbirimize dokunmaksızın, dokunmak isteyen ellerimizle, pencerelere uzanıyorduk. Düşüyorduk. Kırılıyor, acımızdan ağlıyorduk.

  Hep dinledik insanları, konuşamadık. Sesimiz kayboldu, sesler içinde.

 Önümüzde beyaz bir sayfanın durması önemlidir. Masanın üzerine konulur bir kağıt ve ne yazarsan boş sayfa değildir artık.

Yazdıkların seni ve kime yazdığını ilgilendirir. Her kelime, her cümle, her nokta ve virgül. Düşüncenden, duygundan, tekil ya da çoğul olan ne varsa, yaşama dair, bildiklerine dair, kelimelerle, cümlelerle, noktalamalarla, düşüncelerinle, duygularınla, yansıtmak sana kalır.

Yazmak; aktarmak, akmak, akışta yolunu buldurabilmektir.

 Akış, şiire, öyküye, mektuba, romana dönüşür. Dönüştürebildiğin kadar katılır yaşama yazılanlar. Bir bakıma, evrim sürecini yapabilendir yazan. Yazdıkça eviren, deviren, devrilenden, yeni hayatlar yaratabilendir yazan. Yazan; sensin. Okuyan için; yazar.

  Bir gidişin, dönüşü olmadığını bilerek, dönmeyi asla düşünmeyerek gitmektir bir bakıma yazmak. Sözü uçurabiliriz ama yazıyı değil. Kalıcı olması için yazarız. İnkarsız, çıkarsız, pazarlıksız.

  Yarın günlerden ne anne? Saat kaç?

 Günlere, haftalara, aylara, yıllara ve saatlere kaç var?

Anne, baba, kutsal ruh.

Reddedelim

Bir olsun. Güç bir olsun. İnanalım gücün varlığına

Güç….

Sensin.

Kabul et.

En büyük güç. İçinde yaşattığın. Düşünde varsaydığın. Dışına yansıttığındır.

Sormak için, yanıt almak için, ihtiyacımız var.

Soruları soran sensin, yanıtları kimsede değildir bilirsin de, bilmemezlikten gelirsin.

Yanıtlar... sensin...

Sen.

 

March 02

BEYAZ ADAMA DUR DEMEK/Kemal Yıldırım

Dünyamız, ona yaptıklarımıza daha ne kadar dayanacak? Kendi kendimizi yok ettiğimizin farkına ne zaman varacağız? Varmamız gerekiyor. Dünya elimizden kayıp gidiyor. Soluduğumuz havayı öldürüyoruz. Üzerinde yürüdüğümüz toprağı öldürüyoruz. Yüzdüğümüz, denizi öldürüyoruz. Tüm bunlar, yok edildiğinde, yaşayacak mıyız?

 

     Para için, daha çok çıkar için. Paraya para katmak için yapılanları görmüyor muyuz? Evet görmeliyiz, geç kalıyoruz, geç kalacağız. Nükleer enerjiye karşı, bugünlerde tek başına bir eylem yapan Ayşe Eren’den söz etmek istiyorum bu yazımda. Yukarıda sorduğum soruların yanıtını alabilmek açısından, Ayşe Eren’in 18 Kasım 2006 tarihinde, yürüyüşüne başlamadan önce basına yaptığı açıklamaya bir göz atalım; Ayşe Eren, basın açıklamasına şu cümleyle başlıyor: “Kızıma, torunlarıma ve onların çocuklarına nükleerle kirlenmiş bir ülke miras bırakmak istemiyorum.”  Daha sonra nükleer santrallerin üreteceği nükleer atıkların korkunç ve ürkütücülüğünü şöyle sıralıyor:

“ Nükleer enerji 30-40 yıl kullanılabiliyor ama nükleer atıkların yok olması  on binlerce yıl alabiliyor. Çocuklarımıza, torunlarımıza ve onların çocuklarına bırakacağımız miras radyoaktivite, hastalık, ölüm saçan nükleer atıklar olarak. Nükleer santral kurmak isteyenlere sormak istiyorum.

Gelecek nesillerden izin aldınız mı?

Onların da yaşayacağı bu ülkeyi, toprağı, havayı ve suyu radyoaktivite ile kirletmek için izniniz var mı?

…..

Ülkemde nükleer santral istemiyorum.

Kızımı nükleersiz bir ülkede yetiştirmek istiyorum.

Çocuğuma, torunlarıma ve onların çocuklarına nükleersiz bir ülke miras bırakmak istiyorum ve nükleer yasaya karşı yürüyorum.”

 

     Şimdi, nükleer atıkların dünyayı nasıl yok ettiğine bakalım. Bu rakamların büyüklüğü dehşet verici boyutlardadır. Dünyada şu an aktif olarak çalışan 441 adet nükleer santral var.  Her biri, her yıl 30 metrik ton radyoaktivitesi çok yüksek olan atık yakıt üretiyor.  2000 yılı  itibariyle dünya genelinde biriken nükleer atık yakıt 220.000 ton ve bu miktar her yıl yaklaşık 10,000 ton artmakta. Bu artışların sonucunda neler olacak, Türkiye’ye dönelim ve sonuçlara bakalım. Türkiye’de de bir nükleer santral kurulursa olacakları tahmin etmek hiç zor değil. Bu atıkların on binlerce yıl güvenli şekilde saklamak ve çalınmalarını engellemek için uğraşılacak. Radyoaktivite sızıntıları, bulaşması ve bunların yaratacağı her türlü kirlilik ve diğer olumsuzluklarla boğuşmak zorunda kalınacak. Yakın bir zamanda olan bir olayı anımsatmak da yarar var, ileriye gitmemize çok gerek yok.  Karadeniz kıyılarına vuran çevreye zararlı atık varillerin hangi şartlarda saklandığını tv ekranlarından gördük.

     Tüm bu olumsuzluklarına rağmen, nükleer enerjiyle dünyayı yok etmek, ülkemizi yok etmenin kime yararı olacağını sormak gerekiyor. Enerji nükleersiz de olabilir. Enerji tasarrufu çok önemli ve gereklidir. Bunun yanında, güneş, rüzgar, jeotermal gibi doğaya ve insana zararsız enerji kaynaklarını unutmamak gerekiyor.

     Kızılderili bir atasözü “Bu dünya bize, babalarımızdan miras kalmadı. Biz, dünyayı çocuklarımızdan emanet aldık.” der. Sözün özü bu kadar. Kapitalizmin dünyayı yok etmesine, göz yummamamız gerekiyor. Çünkü;  yine bir Kızılderili atasözü der ki; “Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde; beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak.”

 

HİŞT/Kemal Yıldırım

HİŞT!*

 

Sanki yazı yazmaya yeniden başlıyorum. Aylardan beri elime kalem almadım.  Alsaydın sanki bir şey mi yumurtlayacaktın? Sanmam. İyi oldu! Doğrusu buna ben de memnunum. Ama bu akşam neden beni her şey oturup bir şeyler karalamaya zorluyor? Hani biraz daha dişimi sıksam, yalan da söyleyebileceğim. Beni, bilmediğim bir şey zorladı diyeceğim. Değil. Hep böyle olur. Bir vapur beklerken, iki ayağım bir pabuçta iken yazı yazarım.

Sanki birisi sormuş: ‘Nasıl yazarsınız?’ diye de konuşuyormuşum gibi hal aldığıma aldırmayın. Nasıl yazı yazarım onu incelemiyorum. Şu akşamımı didikliyorum. Şu sarı bakkal kağıdına karşı sıkıntıdan oturduğumu itiraf etmeliyim. Sıkıntının cinsi ne olursa olsun, onu geçirmenin başka çareleri varken bu sıkından daha sıkıntılı işe neden giriştiğimi bulmaya çalışıyorum.

Öyle ya; neden? Pekala okunacak kitaplarım var. Param yoksa bile evim var. Sobam var,  yemeğim var. Aşağıda radyo var… Çarşıya inemem. İnemem ama, dağlarda da gezinemez değilim a! Geçiririm şapkamı kafama, ver elini Kalpazankaya. Güneş batmak üzeredir. Aman, dikkat! Güneş batmak üzeredirin arkasından dünyanın tasviri gelir. Hiç niyetim yok: dalgaları boyamaya, ufku bir dilim ekmek gibi kızartmaya.

Bak! Yine yapacağımızı yaptık işte. Dalgaları boyadık. Ufku mis gibi kızarttık.

Biz böyleyiz. Kötü edebiyat terbiyesi aldık: Ne yapalım? Hemen şairleşmeye başlarız.” (Sait Faik Abasıyanık, Alemdağ’da Var Bir Yılan, Çarşıya İnemem, s: 77)

 

Doğum yeri olan Adapazarı’nda ilk eğitimini aldıktan sonra, liseyi -İstanbul Erkek Lisesi’nde başlayıp- Bursa Erkek Lisesi'nde tamamlar, iki yıl İstanbul Darülfünunu/ Edebiyat Fakültesi’ne devam ettikten sonra 1930’da Fransa'da edebiyat fakültesine yazılır. Babasının ölümü ile birlikte (1939) avare yaşamı başlar. Başarısız ticaret hayatı sonrası, Sait Faik'in, kendini bütünüyle yazmaya ve gönlünce yaşamaya verir. Düşük telif ücretlerinden dolayı eline az bir para geçmesine rağmen, ailesinden kalan miras sayesinde ayakta durabilmiş ve Burgazada’daki eski köşkte annesi ile birlikte yaşamıştır. 1948 yılında yakalandığı siroz sonucu 1954 yılında aramızdan ayrılır.

Türk edebiyatının öykü alanındaki en büyük yazarlarındandır. 1953 yılında Amerika'daki "Mark Twain" derneğine fahri üye olarak seçilmesi halk arasındaki ününü pekiştirmiş, kitaplarının çoğu daha o yıllarda ikinci, üçüncü baskı sayısına ulaşmıştır. Ölümünden bir yıl sonra annesi Makbule Hanım'ın koyduğu "Sait Faik Hikaye Armağanı", bugün de varlığını sürdürüyor.

Tüm malvarlığını bıraktığı Darüşşafaka Cemiyeti’nin yazarımızın İstanbul Burgazada’daki müze evine biraz daha, ilgi göstermesi gerektiğini düşünüyorum. Örneğin kitaplarının, dergilerinin daha iyi korunması gerekiyor.
Yirmi yıl önce ilk öykülerini okumaya başladım. Ardı ardına bütün kitaplarını okudum. Onun gibi yaşamak, insanları, kuşları, denizi, martıları, çocukları onun gözüyle, yüreğiyle sevmek istedim hep. Becerebildim mi bilemiyorum.
Yirmi yıl sonra onun yaşadığı, yerleri keşfetmeye gittiğimde, rüyada gibiydim. Evinin merdivenlerini çıkarken, odalarını adımlarken, yazı masasını, yattığı yatağı, baktığı pencereyi, kitapları, fotoğrafları gördüğümde bu yazıyı yazarken nasıl heyecan duyuyorsam, o denli heyecanlıydım. Sonra, biraz önce okuduğunuz öyküsünde adı geçen Kalpazankaya’ya gittik.  Onun deniziydi gördüğüm. Onun yürüdüğü yollardı geçtiğim. Tıpkı yirmi yıl önceki gibi, kitaplarını okurkenki sevgimi, sevincimi, heyecanımı yaşadım. İstedim ki,  bu yazıyı yazarken, gençler bu öykü ustasını tanısınlar, okusunlar. Sevmeyi, yaşamayı, hayatın güzelliklerini onun yazdıklarından görsünler.
Sait Faik, güzel insan… İnsan sevgisiyle dolu yazdıklarını okumakla ne iyi etmişim. İnsanları sevmeyi senden öğrendiğim için, özlüyorum seni.

* (Alemdağ’da Var Bir Yılan adlı öykü kitabındaki bir başka öykü adı.)

February 19

KAVUŞMAK İÇİN SANA

Ayrılık derdindeyiz sevgili
Bulut değdi gözüme
Gölgelendi dünya
Bir yağmur damlası aradı gözlerim
Bulutun yüreğinde bir yağmur damlası aradım
Güneşin sarısını hapsetmiş içine bir yağmur damlası
Bir yağmur tanesinde umudum
İçine aydınlığı nakşetmiş
Bir serin pınar
Bir derin huzur
Bulutlandı dünyam
Kara bir güne açtım gözlerimi
Karanlıklar içinde
Bir öfke aradım
Bir yıldırım
Gürültülü
Öfkesini sesine katmış bir yıldırım aradım
Bir şimşeğin hızını aradım bulutun yüreğinde
Karanlığı yırtan bir şimşek aydınlığı
Teslimiyet yok ayrılığa
Yenilmek yok hasrete
Karanlığı yırtacağım
Ayrılığı gömeceğim bulutun karanlığına
Bir şimşeğin yüreğine akıp
Bir yağmur damlasına gireceğim
Bulutun gölgesi arkamda
Aydınlığa
Senin sevdanın aydınlığına koşacağım sevgili
Bir yağmur sonrası
Gökkuşaği armağanı olacak savaşımın
Sen olacaksın gökkuşağının yüreğinde
Bulmak için seni sevgili
Baskaldıracağım bulutun gölgesine
Başkaldıracağım bulutun karanlığına
Sana sarılmak için sevgili
Bir yağmur tanesinin yüreğinde yolculuk edeceğim
Sana kavuşmak için sevgili
Bir deli rüzgar olacağım
Bütün bulutların karanlığını dağıtan
Ayrılığı bitirmek için sevgili
Bulutun karanlığına inat
Güneşin sarısını çalacağım
Bir yağmur damlasının yüreğinden
Sana kavuşmak icin sevgili
Savaşacağım
Savaşacağım seni benden ayıran imkansızlıklarla….


Gassan Satar

 

Ütopya

     Yine mi yağmur yağıyor. Hadi yürüyelim diyeceğim ama. Yürüyeyim. Yoksun çünkü. Yağmurda bir kez olsun ıslanamadık. Birlikteyken, yağmayan yağmurlar artık yağıyor. Her yağmur yağdığında, ben yalnız ıslanıyorum. Başım dönüyor, dünya duruyor yerli yerinde. Dönmesi gereken duruyor, ben dönüyorum. Yürüyorum,  kimselerin olmadığı caddelerde. Kaç adım atıyorum, saymıyorum. Adımlarım hep eksik biliyorum. Eksik adımlarla gidilecek bir yer olmadığını biliyorum.

      Şimdi gece, birkaç saat sonra sabah olacak caddeler dolacak yine. Hiçbir dolu caddede yürümek istemiyorum. O kadar ki, yürürken caddelerin bile dolu olmasını istemiyorum. İçimdeki yalnızlığı, caddelere bırakmak ve yarın sabah bu caddelerde yürüyecek olanlarla yalnızlığımı paylaşmak istiyorum. Yani yalnızlık olmasın istiyorum.

     Sokak köpekleri var şimdi caddede. Köpekler kadar yalnız kalmak, elbette bir abartıdır. Yakıştıramıyorum. Gitmek istedin ve gittin. Ben seninle asla, vedalaşmadım. Yakıştıramadım sana ve bana. Kırgın bir gün başlayacak yarın. Biliyorum, sen bensiz, ben sensiz, bir yaşama başlayacağız. Ütopya, işte bu.          

 

Gerçekleştire/meye?/ceğiz.

Boş bir kağıda, yaşadığımız ne varsa yazılmıştır.

Yağmur yağdı, ıslandım.

Caddelerde, kimseler yokken yürüdüm.

Vedalaşmadan, ayrıldım.

Ütopya.

Islak, yürüdüm, ütopyaya doğru.

 

 
Ziyaret ettiğiniz için teşekkürler!
Please wait...
Sorry, the comment you entered is too long. Please shorten it.
You didn't enter anything. Please try again.
Sorry, we can't add your comment right now. Please try again later.
To add a comment, you need permission from your parent. Ask for permission
Your parent has turned off comments.
Sorry, we can't delete your comment right now. Please try again later.
You've exceeded the maximum number of comments that can be left in one day. Please try again in 24 hours.
Your account has had the ability to leave comments disabled because our systems indicate that you may be spamming other users. If you believe that your account has been disabled in error please contact Windows Live support.
Complete the security check below to finish leaving your comment.
The characters you type in the security check must match the characters in the picture or audio.
TRES BEAU BLOG .
DESOLEE EN FRANCAIS ,J AI DU MAL A L ECRIRE.
BISE.
BB.
Nov. 8
Gustavowrote:
¡Gracias por tu invitación!/ Thanks for your invitation!
I'm interested in Nazim Hikmet
May 3

Windows Media Player

by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by 
by